Bilim Kendin Bilmektir

Feminist düşünceye göre bilgi, soyut bir “gerçek” değil, insanların birbirleriyle kurduğu güç ilişkilerinin içinde şekillenen bir süreçtir. Bilgi, onu kim üretiyorsa onun kimliğiyle, toplumsal konumuyla, yaşadığı dünyayla bağlantılıdır. Bir başka deyişle, bilgiyi üreten kişinin cinsiyeti, sınıfı ya da etnik kimliği o bilginin yönünü belirler.


Bazı insanların sözlerine yalnızca kim oldukları için daha az inanılır. Örneğin kadınların tanıklıkları tarih boyunca çoğu zaman “eksik” sayılmıştır. İslam hukukunda iki kadının şahitliği bir erkeğinkiyle eşdeğer görülür, dinin olduğu yerde, bilginin yerini çoğu zaman inanç alır ama mesele yalnızca dinle sınırlı değildir.

Bugün bile tıpta, bir kadının kendi bedeniyle ilgili söyledikleri daha az ciddiye alınabilir. Kadınların ağrıları “abartılı” ya da “duygusal” bulunur, şikâyetleri “psikolojik” diye geçiştirilir.

Benzer biçimde, bir kadının yaşadığı ayrımcılığa “sen yanlış anladın, o ayrımcılık değil” denmesi de bilginin kimin elinde olduğuna dair bir göstergedir.

Çünkü dil, bilincin aynasıdır.
Toplumda bir deneyimi anlatacak sözcük yoksa, o deneyim sanki hiç yaşanmamış gibi görünür. “Cinsel taciz” kavramı ortaya çıkmadan önce kadınların bu yaşadıklarını adlandıramaması buna iyi bir örnektir. Yaşadığımız şeylere ad koymak, ancak egemen olanlar o adı kabul ettiğinde mümkün olur. Kadınlara yönelik ayrımcılığın bile yıllar süren mücadele sonunda “var” olarak tanınması tesadüf değildir, yine günümüzde bile evlilik içi tecavüzün varlığı hala egemenlerin pek çoğu tarafindan kabul edilmemektedir, buysa bu saldırıya maruz kalan kadınlar açısından yaşadıklarının tanımlanamaması, dolayısıyla durdurulamaması anlamına gelmektedir.

Kadınlar baskıyı doğrudan deneyimlerler ve bu durum bir avantaja da yol acar, bu kisiler hem kendi deneyimlerini hem de egemen ideolojiyi aynı anda görebilir, bu onlara sistemin görünmez taraflarını fark etme gücü kazandırır. Dolayısıyla söz konusu bilgi üretimi oldugunda bu kişiler aslında daha avantajlı konumdadır.

Ama bu bilgi üretimindeki avantaj her zaman kendiliğinden ortaya çıkmaz, baskıya-ayrımcılığa uğrayan kişiler bazen ayrımcılığı içselleştirebilir, yaşadığı baskıyı fark etmek yerine onu yeniden üretmeye başlayabilir.

Bilgi üretimindeki eşitsizlikler, yalnızca önyargıların değil, öğrenmeyi bilinçli biçimde reddeden iktidar ilişkilerinin de ürünüdür. Gerçek anlamda adil bir bilgi düzeni kurmak için, hem dezavantajlı grupların deneyimlerini tanımak hem de ayrıcalıklı grupların kendi ön yargılarıyla yüzleşmesi gerekir. Ancak o zaman bilgi, bir güç aracından çıkıp; eşitlikçi ve çoğulcu bir dönüşümün temeli haline gelebilir.

tatlituzlu

Bu dunyayi ciddiye almak icin fazla neseli ve ofkeli.. Alacakli.. Dikkat, huzur bozabilir, sonra agzimizin tadi kacmasin

Bir yanıt yazın